26 Temmuz 2012 Perşembe

Çok sıcak çok.

"Temmuz 15'ten Ağustos sonuna kadar bu şehirde kalmamak gerek" derim hep ama her yıl olduğu gibi bu yıl da bu tarihler arasında buradayım. Bu yaz hava alanımız da üç aylığına kapatıldı nedense. Artık bir yere uçmak için önce Batman'a gitmek zorundayız. Meğer hava alanımız ne kadar da önemliymiş. İnsan bir şeyi kaybedince değerini anlıyor. Hava yine çook sıcak. Gölgede 43 dereceymiş ama arabamdaki sıcaklık göstergesi 49'u gösteriyordu. Klimalar olmasa ne yapardık bilmiyorum. Hepimiz sobalı evlerdeki gibi aynı odaya tıkılmış oturuyoruz. Dışarıya pek çıkmıyorum. Zaten yazın mecbur kalmasam gündüzleri asla dışarı çıkmam. Allah bu Ramazan günlerinde dışarıda çalışmak zorunda kalanların yardımcısı olsun.

29 Haziran 2012 Cuma

Sultan dizisi

Sultan dizisini seyrediyor musunuz? Ben beğendim bu diziyi. Diyarbakır'daki insanları olduğu gibi göstermeye çalışıyor en azından. İtiraf edeyim bu diziyi ben özellikle Diyarbakır'da çekildiği için izliyorum. Hani vardır ya. Nasıl gösterdiler Diyarbakır'ı gibi. Şimdiye kadar gayet iyi bence. Tabii o tarihi ev Cahit Sıtkı Tarancı'nın şu anda müze olan evi. En son 50 yıl önce insanlar ailece böyle bir avlulu evde yaşıyorlardı ama olsun. Sonuçta çok iyi niyetli bir çaba var bu dizide. Ne yazık ki o tarihi sokaklarda artık gelir düzeyi oldukça düşük insanlar yaşıyor. Artık gerçek Diyarbakır surların dışında.

Dizideki konuşmalar eleştiriliyor. Diyarbakır şivesini yansıtmıyormuş ama zaten Diyarbakır'da da insanlar eğitim seviyelerine göre farklı şekilde konuşuyorlar. Mesela başrol oyuncusu Nurgül Yeşilçay gayet güzel başarıyor bunu. Babası rolünü oynayan oyuncu da öyle. Diğerleri de her bölümde daha iyiye gidiyorlar. Zaten o kadar da önemli değil bu. Fazla ağır şiveli konuşulan dizileri sevmiyorum ben. Bir tutarlılık olsun yeter. Yakında bütün dizi oyuncularını fahri hemşehrimiz ilan edebiliriz. Bizim bile unuttuğumuz bazı sözleri nereden buluyor bu yazarlar bilmiyorum. Bu arada "bibi" babaanne değil hala demektir. Bunu herhalde birileri söylemiş olacak ki son bölümde bu hatayı düzelttiler. Bence arada hiç olmazsa peynir satıcısı köylülerin birkaç kelime Kürtçe konuşması da fena olmazdı. Aslında yapımcıları da anlıyorum. Şair Nedim Dağdeviren'in Diyarbakır için yazdığı gibi "Yasaksız hangi şiir anlatsın seni?". Yani burada film çekmek zor iş. Ne yapsanız eleştiri alacak. Yine de Diyarbakır için çok iyi bir tanıtım yaptıklarını düşünüyorum. Acaba bu aralar çekim yapıyorlar mı? Yoksa önceki çekimler mi bunlar? Bu sıcakta çalışıyorlarsa oyuncuların arkalarına bakmadan kaçması an meselesidir.

Bu arada Vanlı kardeşlerimize biraz haksızlık oluyor sanki. Kahvaltıcı aileler falan. Bu Diyarbakır'da o kadar eski bir gelenek değil. Biz de Vanlılardan öğrendik galiba bunu. Haklarını yemeyelim şimdi.

Not: Sultan dizisinin karakterleri de diğer benzer dizilerde olduğu gibi apar topar İstanbul'a taşındı. Herkes bu dizilerdeki hızla İstanbul'a taşınıyorsa İstanbul'un haline şaşmamak lazım. Tabii dizinin de hiçbir özelliği kalmadı. Artık izlemiyorum o yüzden.

3 Haziran 2012 Pazar

Introducing Egil, a hidden treasure


Eğil is a small town very close to Diyarbakır city centre (50 km). It is famous for its tombs and ancient ruins, dating back to Asurians. The pictures below reflect some of the historical treasures hidden in the surroundings of this town. In Eğil, you can visit the  tombs of some old Armenian and Asurian Kings as well as the ruins of old castles. The Kralkızı Dam Lake covers some of these ruins but there are still a lot to see. The town also has a religious value because of the tombs of some prophets. Many people go there to send their respect to these prophets and to pray.

Tombs of the Asurian and Armenian kings

Tombs of the Asurian and Armenian kings

The tombs are in rooms connected to one another and these stairs  are passages that connect the rooms. I haven't seen inside but I think you can also go to the castle on top of the hill if you follow the stairs.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

Eğil Gezisi

Bu gün farklı birşey yapalım dedik bizimkilerle ve Diyarbakır'a 50 km mesafedeki Eğil ilçesine gitmeye karar verdik. Daha doğrusu ben karar verdim. Eşim de söylene söylene kabul etti. Yok orada ne varmış ki. Yok boşuna gidiyormuşuz falan. Diyarbakır Ergani yolundan Eğil'e doğru saptığımızda farklı bir yere gittiğimiz anlaşılıyordu artık. Eğil'e yaklaşırken bir de yağmur başladı. Bardaktan boşanırcasına. Biz bu yağmurun birazdan duracağını ümit ederek devam ettik. Eğil dağın tepesinde şirin bir ilçe. Bahçeli evlerini çok sevdim.

Eğil

İnternette fazla bilgi bulamamıştım ilçeyle ilgili. Neyse "devam edelim bakalım", diyerek küçücük, şirin ilçenin içinden geçtik. Aşağı doğru inmeye başladık. Bir yandan da orada birşey yoksa eşimin neler söyleyeceğini düşünüyordum. Aşağıda bizi koca baraj gölü karşıladı. Biz buralarda suya hasret olduğumuz için göle benzer herşey çok hoşumuza gider. Bir de içindeki tekneleri hatta feribotu görünce iyice şaşırdık. Eşim, "Ben bunu nasıl daha önce görmedim?" demeye bile başladı. Yağmur durmak üzereydi. Biz de iyice kesilene kadar yemek yiyelim bari dedik. Eşim yine her zamanki kötümser tavrıyla "Burada yemek olmasını bekleme", dedi ama tabii yine yanıldı.
Eğil- baraj gölü

Baraj gölü kıyısında çok şirin birkaç lokanta vardı. Bazılarının resimleri burada gitmek isteyenler için. Ayrıca Karacadağ Kalkınma Ajansı desteğiyle 30 metrekarelik toplam 9 bungalov tipi ev yapmışlar.Yazın gidip orada kalsak mı acaba?

Bungalovlar

Biz yemek için Diyarbakır Valiliği'ne ait olduğunu öğrendiğim "Sosyal Tesisler"e gittik. Harika balık yapıyorlar. Bu arada yağmur durdu ve güneş parlamaya başladı. Tekne gezisi yapalım dedik. Grup fiyatı 20 TL.

Eğil baraj gölü-feribot

Gölü dolaşıp kayalara oyulmuş kral mezarlarının fotoğraflarını çektik. Dünyada buna benzer pek çok yer binlerce turistin uğrak yeri. Burası böyle olduğu için biraz üzüldüm ama bir yandan da sevindim. Kimsenin fazla bilmediği tarihi ve gizemli bir yere gittim ben. Hergün yirmi bin kişi kuyruk olsa o havası kalmazdı sanki. Yani oraya gitmeyin sakın. Bana kalsın istiyorum (şaka tabii.).

Eğil-kral mezarları

Eğil-kral mezarları

Eğil-kral mezarları

Eğil-kral mezarları

Eğil-kral mezarları


Eğil'in tarihi Milattan önce 3 binli yıllara dayanıyormuş. Asurlular, Romalılar, Bizanslılar, Selçuklu, Osmanlı ve ara dönemlerde diğer medeniyetlere ev sahipliği yapmış. Eğil hakkında ayrıntılı bilgiyi sonunda bir sitede buldum. Meğer Ermeni ve Asur krallarına ait bu mezarların içi boş odalar şeklindeymiş.Siz de buradan ulaşabilirsiniz. Gerçi okuyunca ne hazinelerimiz olduğunu ve bunların kimse farkına bile varmadan suların altında kaldığını anlayıp derin bir ah çekiyorsunuz ama ne yapalım artık kalanları kurtaralım bari.


Eğil-kral mezarları-merdiven

Eğil-kral mezarları
Yukarı çıktığınızda Asur Kalesini görebilirsiniz. Bu kaleye biz çıkamadık. Açıkçası bir uçurumun kenarında olduğu için çocuklar düşer diye korktuk.

Eğil'den çıktığınızda Peygamber Kabirlerini işaret eden bir tabela görüyorsunuz. Orada bir restorasyon sürüyor şu anda.Bu bölgede Zülküfl, Elyesa, Harun-u Asefi,Yunus(Zennun), Melak, Harut peygamberlerin kabirleri var.(1801 yılı Osmanlı Diyarbakır Salnameleri.4/208) Bunlardan Hz.Melak dışındakilerin ismi Kur’an’da geçiyor. Aslında bölge halkı Eğil'e daha çok bu kabirleri ziyaret için geliyor. Manevi bir destek için  gitmeye değer bir yer burası. Tabii restorasyonu tamamlanırsa daha iyi olacak.

Türbeler-restorasyon



Eğil'de yemek

Eğil Baraj Gölü-Sosyal Tesisler

Eğil'de birkaç lokanta var. Biz daha önce de söylediğim gibi Sosyal Tesisler'de yedik. Ama siz diğerlerini de deneyebilirsiniz. Zaten biz yağmurdan kendimizi ilk bulduğumuz yere attık ama memnun kaldık. Gece 10'a kadar açıkmış lokantalar. Yaz akşamlarında da göl kenarı iyi olur hani.

Diyarbakır Kitap Fuarı'na gittim.

Kitap fuarına ikinci günü gittim. Bu yıl okullar da büyük ilgi gösteriyor. Öğrencilerini grup halinde fuara getirip istedikleri kitapları seçmelerini sağlıyorlardı. Çocuklar da bu sayede belki de ilk defa kendi istedikleri kitabı almanın tadına varıyorlar. Ben bir kitap delisi olarak yine kendimi kaybettim ama sonra evde onları nereye koyacağım düşüncesi kendimi toparlamama yardımcı oldu. Kızımın çok istediği "Saftirik Greg'in Günlüğü" serisinden iki kitap aldım ona. Günler öncesinden internette araştırma yapıp Epsilon yayınevi tarafından basıldığını öğrenmiş. Ayrıca oğluma Tübitak yayınlarından "100 Bilimsel Deney" ve kolay çizim yapmayı sağlayan "Kolayca Çizim" Hayvanlar kitaplarını aldım. Daha önce de yazdığım gibi çocuk kitaplarında büyük ilerleme var. Bir Dolap Kitap blogunun yazarlarının niye çocuk kitapları okuduğunu anlıyorum şimdi. Kendime de evdeki yer sorunu yüzünden sadece Sabahattin Ali'nin "Kürk Mantolu Madonna" kitabını aldım. Aslında Pegem yayınevi bu yıl stand açmadığı için almak istediğim bazı kitapları alamadım. Bugün Cumartesi olduğu için Eğil gezisinden dönerken fuara tekrar uğramayı düşündüm ama önünden geçerken gördüğüm araba sayısı beni bayağı korkuttu. İçerisinin ne kadar kalabalık olacağını düşünüp vazgeçtim. Umarım seneye daha da geniş katılımlı bir fuar olur. Diyarbakır'da Kitap Fuarı düzenlenmesine katkısı olan herkese teşekkürler.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Yaşasın! Kadın otobüs şoförlerimiz var artık.

Geçen gün gördüğüm manzara gözlerimin faltaşı gibi açılmasına neden oldu. Gördüğüm doğru mu diye bir daha baktım. Evet, doğruydu. Meğer Bağlar Belediyesi'nde, AB desteğiyle hazırlanan 'Değişim ve Gelişim İçin Kadınlar Meslek Ediniyor' projesi kapsamında 2 kadın otobüs şoförü eğitimlerini tamamlayarak trafiğe çıkmış. Çok sevindim. Ne diyebilirim ki kolay gelsin. Zaten bu şehirde erkekler kadınlar kadar hızlı değişse herşey farklı olurdu. Belki otobüslerde oldukça kaba bir şekilde konuşan erkekler de biraz kendilerine çeki düzen verir.


25 Nisan 2012 Çarşamba

Diyarbakır Surları

(Surların bir kısmını gezmek için tıklayın.)

Her gün önünden geçtiğimiz surlara hiç şöyle durup da bakmadığımı fark ettim geçen gün. Nereden mi çıktı bu? Uluslararası Diyarbakır Surları Sempozyumu düzenlendi geçtiğimiz hafta. "Surlar mı?" dedim kendi kendime. Ha, şu surlar. Hani insanların taşlarını ev yapımında kullandıkları. Hani restore edeceğiz diye acemi duvarcıların bahçe duvarı örer gibi örüp yamalı bohçaya çevirdikleri. Hani dünyanın başka yerinde olsa insanların bir çiçek gibi korumak isteyeceğinden emin olduğum ama bizim için bir taştan daha değerli olmayan şu surlar. Hani birlikte gezdiğimiz Danimarkalı mimarın dönüp dönüp, "Burada böyle bir şey olduğunu hiç bilmiyordum. Nasıl yani? Ama bu çok önemli." gibi şeyler mırıldanarak kafasını sallayıp durduğu. Yıkın gitsin. Yani ne gerek var ki? Artık sura ne gerek var? Yerlerine otopark falan yapalım ya da şöyle yirmi katlı bir iş merkezi. O bölgeler de çok değerlidir hani. İyi para eder.
Aslında az daha böyle bir yıkım olacakmış. Hatta bir kısmını yıkmayı başarmışlar da. Sıkı durun. Fıkra gibi. 1930'lu yıllarda o zamanki vali birgün sıcaktan bunalınca, "Yıkın bu surları, demiş. Ne bu yaa?(demiştir herhalde) Hava alamıyoruz". Sonra yıkım başlamış. Albert Gabriel adında bir Fransız (mekanı cennet olsun) koşmuş Ankara'ya. Adamcağız Ankara'da ortalığı birbirine katmasaymış bugün surlar bir hikayeden ibaret olacaktı. İnanamadınız değil mi? Ben de ilk duyduğumda inanamamıştım ama ne yazık ki gerçek. Dedim ya yıkın gitsin. Hem böyle hava da alamıyoruz.




9 Şubat 2012 Perşembe

Diyarbakır'da yemek 1

Bundan sonra Diyarbakır'da gittiğim lokantaları tanıtacağım. İlk olarak geçenlerde gittiğim bir lokantadan bahsetmek istiyorum. Eski adı Gaziantep Kebap eviydi. Yeni adı Saçı beyaz. Öncelikle bu adı pek beğenmediğimi söylemeliyim. Ama yemekler gayet güzeldi. Tavsiye ederim. Klasik bir Diyarbakır et lokantası. Ne çok lüks ne de fazla salaş. Ailenizle gitmek için ideal.
Gitmek isteyenler için adresi
Diclekent Bulvarı Kardemir Apartmanı Altı Merkez / Diyarbakır
Diyarbakır Electro world mağazasının birkaç bina ilerisinde.

Snow, snow go away.

Daha önce bir yazımda Diyarbakır'da havanın kışın çok iyi olduğunu ama birkaç yılda bir şiddetli bir kış yaşandığını söylemiştim ya işte bu yıl öyle bir yıl. Yine de burası diğer bölgelerle kıyaslanamaz. Televizyonda gördüğüm kadarıyla her yer karlı. Bugün radyoda biri "Karlar ülkesine merhaba" dedi mesela. Biz bugüne kadar üç ya da dört günü karlı geçirdik o kadar. Dört beş yıldır kar yağmıyordu. Zaten karı özlemiştik.

Şubat'ta kar yağmasından çok korkarım aslında. Sanırım 1987 yılıydı. Şubat ayında bir kar yağdı. Sonra da bir ay yerde donup kaldı. Sokağa çıkıp yürüyememiştik bir ay boyunca. Hiç unutmuyorum onu. Bir daha da öyle bir şey olmadı çok şükür. Bu yıl yağan karlar aynı gün eriyor ama yarın yine kar bekleniyormuş. Karar verdim karlı günleri sadece kar kısa sürede erirse seviyorum. Bir de mutlaka dışarı çıkmam gerekmiyorsa.

20 Aralık 2011 Salı

Diyarbakır Texas mı, Paris mi?



Bu yazıyı yazmamım nedeni en son yazıma gelen bir yorum oldu. Yorumu yapan kişi aslında herkesin düşündüklerini özetlemişti.
Diyordu ki “dostum ben de Diyarbakır’a gelmeyi planlıyorum ama polis falan taşlıyorlar terör olayları. Sanki şehir Texas gibi hakikaten. Bu konu hakkında bir yazı yazar mısın? Gerçekten öyle mi?”
Bu soruyu yıllardır o kadar çok kişiden duydum ki. Düşünün iş aslanın ağzında. İnsanlar bir memuriyet bulup buraya geliyor ve gelirken kafalarında aynı soru. Zaten buraya gelen herkes ilk gün sanki her an bir patlama bekliyormuş gibi bir yüz ifadesiyle dolaşır. Bir ay sonra ise benden çok gezmeye başlarlar.

Sorunun cevabına gelince... Öncelikle İstanbul’da yaşayanlara sormak istiyorum. Ben bir yabancıyım ve size “İstanbul nasıl güvenli bir yer mi?” diye soruyorum. Aslında televizyon haberlerine göre İstanbul hiç güvenli görünmüyor. Gazi Mahallesi diye bir yer var. Birileri taş atıp duruyor. Orada burada birkaç ayda bir bombalar patlıyor. Geçen gün çocuğun birine İstiklal Caddesinde saldırdılar mesela. Şimdi siz “İstanbul hiç güvenli değil. Orada nasıl yaşıyorsunuz?” diye soran birine ne dersiniz? Sanırım şöyle bir şey olur cevabınız, “İstanbul çok büyük. Sadece bazı bölgelerinde bazen olaylar olur ama biz de bunu çoğu zaman televizyondan duyarız.” İşte ben de size aynı cevabı vereceğim. “Diyarbakır çok büyük. Sadece bazı bölgelerinde bazen olaylar olur ama biz de bunu çoğu zaman televizyondan duyarız.”

Yani buradaki her çocuk taş falan atmıyor. Ben şahsen daha hiç karşılaşmadım. Tabii olaylı günlerde olay olan mahallelere-ki bunlar da genelde gecekondu semtleridir- özellikle giderseniz görürsünüz o başka. Basın buraya olay olduğunda gelir ve sadece olaylı mahalleleri çeker. Ne yazık ki bu nedenle dışarıdan gelen insanlar burada sokakta yürürken her an kafasına bir taş yiyebileceğini düşünüyor. Tabii burası çok sakin demiyorum. Bazen tehlikeli olabilir ama İstanbul kadar işte.

Not: Diyarbakır'ı izlemek isterseniz tıklayın.

15 Aralık 2011 Perşembe

Diyarbakır şivesi

Diyarbakır dört kapi
Git bak o yar ne yapi
Beni gördüğü zaman
Başka küçeye sapi

Diyarbakır türkülerine bir örnek bu yazdığım. Aslında kültürel birçok faktör var bu dörtlükte. Diyarbakır şivesine güzel bir örnek her şeyden önce. “Ne yapıyor?” yerine kısaca “ne yapi?” daha kestirme değil mi? Ayrıca Diyarbakır şivesinde kelimenin sonunda “ı” harfi varsa “i”ye dönüşür (kapi). Kapı ne diye merak ederseniz şehrin çevresindeki surların (eski dildeki kullanımıyla bedenlerin) kapıları bunlar. Dağ Kapı, Yeni Kapı, Urfa Kapı, Mardin Kapı. Son olarak “küçe” sokak demek. Eskiden kimse sokak demezdi ama şimdi “küçe” deseniz çok az kişi anlar.

Diyarbakır şivesinin bu şive ile yeni tanışanlar tarafından en ilginç bulunan özelliği ise soruların sonundaki -mı ekinin kullanılmaması. İngilizce'de de olan bu özellik vurguyla soru sorma anlamına geliyor. Yani "geldin mi?" değil "geldiiiin?

Diyarbakır şivesini hemşehrimiz Kadri Göral şiirinde çok güzel örneklemiş. Yanlış anlamadıysam bu İhsan, Ankara'ya okumaya falan gidip orada kendine bir kız arkadaş bulan Diyarbakır'lı bir genç. Bu şiiri yazarının sesiyle Youtube da buraya tıklayarak izleyebilirsiniz. Bilebildiğim kadarıyla bazı kelimelerin anlamlarını da yazmaya çalıştım.

MEKTUP
oğlum Ehsan!
ana heyran nasılsan?
ne haldasan?
biz seni aramasah sormasah
sen bizi ne arisan ne de sorisan
sen ne hersiz bir evlatmişsan
bemırad olmiyasan
hahın kızınan gezisen dolaşisan (hah:el alem)
edemisen anan mektup yazasan?
heç Allah'tan korhmisan bizi merakta bırahisan?
dünegin dayın oğli hüsen gelmişti ankara'dan
getmişem sağlık haberin ondan almişam
seni belediye otobozunda görmiş bir kıznan
sözlüm diye bahsetmişsen o kızdan
bir de yüzüg tahmişsan barmağan
niye oğlum sen anasız kalmişsan
sansahan evlenmağa kahmişsan? (sansahan: kendi kendine)
hüsen'e dedim ki;
"hüsen! hele birezım kızi anlat" (birezım: biraz)
dedi ki:
"ne anlatayım deyza, ay parçası bemıraza"
gülende güller açi
ağliyanda incinen mercan saçi
bele güzel ne görülmiş ne duyilmiş
hak teala öz nurundan yaratmis.
Ehsan!
niye sen hırıf olmişsan
böyükleren danışmadan evlenmağa kahmişsan
kardaşından da mi ibret almisan?
getti bir tango kız getirdi
ne kendisi rehet etti
ne de bizi rehet ettirdi
kız da kız olaydı üregım yanmazdı
ele zaif ele zaif ki
ayni çırtik Eso'ya benzidi
çirpi gibi bacaği
emin ağanın ayağı gibi ayaği
çamaşır tokacı gibi de elleri vardi
ne ağlidi ağliyasan
ne gülidi gülesen
ne konulmağımızı begenidi
ne bitirdiğimizi yeyidi
zıkkımın köküni yiyeydi
hırçikli meftüneyi ağzına koymidi (meftüne: Diyarbakır'ın en klasik patlıcan yemeği)
kibekudura kaşığını degdirmıdi (kibekudur: bir çeşit bulgur pilavı)
pencegoşt kebabından hanımın meğdesi bulanidi
her bişeye de kusur bulidi
her bişeye yengi yengi adlar tahidi; (yengi: yeni)
ben deyidim babakanuç
o deyidi "patlıcan ezmesi"
ben deyidim lebeni
o deyidi "yoğurt çorbası"

ben deyidim hılorik aşi
o deyidi "ekşili izmir köftesi"
yoh! carut değil faraşmiş
küçe değil sokahmiş
bellüe değil oluğmiş
hebene değil destiymiş
havuca pırçikli demah ayipmiş
ben bele konuşiyam diye de benden utanimiş.(bele: böyle)
niye kendi yaptığından utanmidi
gün evle olidi yatahtan kahidi
ne hevşi süpüridi ne ayah yoluna su dökidi (Hevş: avlu)
benim elimden çaput
onun elinden roman düşmidi
gezmağa gidende de hanımın kızı en öge o düşidi. (öge: öne)
birgün baban tükenden geldi (tüken: dükkan)
sakosi çininde içeri girdi
hanımın kızı yerinden bile teprenmedi (teprenmek: kıpırdamak)
baban çoh ağırına gitti
bırahsam, alimallah saçini pırçigini yolacahti.
ben ne şanssız bir kariymişam anam!
kaynanaların zalım zamanında gelin olmişam
gelinlerin zalım zamanında da kaynana olmişam
kime ne etmişem ki bulmişam.
Ehsan! sen sen olasan
akli başında bir kız alasan
ister Diyarbakır'li olsun
istersen yedi yabancidan olsun
yeter ki helal süt emmiş bir kız olsun
istiyem ki sonradan peşman olmiyasan
kari kısmi ayakkabı değil ki sıhtimi çıharasan atasan
namusumdur diyecahsan
ömribillah çekecahsan.
Ehsan! biliyem eyisen hoşsan
herşeye çabuh kızisan
kızanda da alalo gibi kabarisan (alalo: hindi)
oğlum! asebi erkegin kahri çoh olur
kahır çeken kari zor bulunur
onun için karilarm hamuri sabırnan yoğrulmuştur.
onlar hanımdır
onlar hatundur
onlar sultandır
onların mekanı cennet-i âlâdır
onlar ışıhtır
onlar nurdur
onlar yüce Allah'ın erkeklere bir lütfudur.

Bu şiiri dinlediğimde sanki tanıdığım bir kadını dinliyor gibi oluyorum. Artık televizyon sayesinde her bölgede olduğu gibi burada da yeni nesil daha standart bir dil konuşuyor ama Kadri Göral ne güzel gözlemlemiş Diyarbakır'lı yaşlı kadınları. "Kaynanaların zalım zamanında gelin olmişam, gelinlerin zalım zamanında da kaynana olmişam " sözünü bugün çalışan gelinin çocuklarına bakmak zorunda olan birçok kadın hala kullanıyor. 

27 Ekim 2011 Perşembe

Surp Giragos Kilisesi restore edildi.

Surp Giragos Church. Click here for a panoramic tour.

Diyarbakır'da 350 yıllık tarihiyle Ortadoğu'nun en büyük Ermeni kilisesi olan Surp Giragos ibadete açıldı. Diyarbakır Sur İlçesi’nin Fatihpaşa Mahallesi’ndeki, 1915 yılına kadar metropolitlik olarak kullanılan Surp Giragos Kilisesi'ni hıncahınç dolduran Ermeniler, Kürtler ve Türkler mihrabın önünde kendi dilleriyle barış için dua ettiler, mum diktiler. 1915 yılına kadar metropolitlik merkezi olan ve bu yüzden Ortodoks Ermeni cemaatinin çok önem verdiği Surp Giragos, 1. Dünya Savaşı’nda Alman Karargahı, daha sonra da Sümerbank’ın pamuk deposu olarak kullanılmış. 1883’te Ermeni usta Tavit Hızırcıyan tarafından yapılan altın haçlı Çan Kulesi 1915’te kentteki minarelerden yüksek olduğu gerekçesiyle top ateşiyle yıkılmış. 29 metrelik bu kule de tekrar yapılacak.

14 Haziran 2011 Salı

Bloga yazı eklemeyeli çok uzun zaman oldu. Aslında bunun temel nedeni blogların bir süre için yasaklanması. Şu anda Diyarbakır'da alışık olmadığımız serin ve yağmurlu bir Haziran geçiriyoruz. Bugünlerde birçok apartmanda bir telaş var. Nedeni de doğal gaz hatlarının çekilmesi. Bütün apartmanlar doğal gaza geçmek zorunda. Aslında bunun nedenini anlamış değilim. Türkiye'de doğal gaz bulundu da benim mi haberim olmadı. Yurt dışından alınan birşey değil mi bu. Neden bu kadar benimsedik? Tamam iyi hoş, hava kirliliğini azaltır falan ama gerçekten büyük bir masraf gerektiriyor. Eski evler neredeyse baştan aşağı kazılıp hatlar döşeniyor. Büyük iş yani.

Seçim sonuçlarını aldık. Hayırlı olsun hepimize. Ben kendi adıma sadece huzur istiyorum. Kimin kazandığı hiç önemli değil. Bu ülkede ben gençlerin artık insan gibi yaşamasını istiyorum. Hep, "ileride ne yapacağım, ne olacağım", diye korku içerisinde okul, dershane, ev arasında gidip gelen çocuklara baktıkça çok üzülüyorum. Bu enerji fazlasının iyi kullanılması gerek. Çalışmak isteyen insanın iş bulabilmesini istiyorum. İnsanların emeğinin sömürülmemesini istiyorum. Özel sektör insanlara iki kuruş verip günde bazen 12 saat çalıştırıyor. Bunun engellenmesini istiyorum. Modern köleler olmasın ne olur.
Herşeyden daha da çok istediğim şey ise huzur, sadece huzur. Haberleri korkmadan izlemek istiyorum.

29 Aralık 2010 Çarşamba

Diyarbakır hakkında ne düşünüyorsunuz?

(Bu yazı 29.12.2010 tarihli Zaman gazetesinden alınmıştır.) Dicle Üniversitesi Sosyal Araştırmalar Merkezi'nin (DÜSAMER), dışarıdan gelenlerin Diyarbakır hakkındaki algılarını ve güvenliğe ilişkin kaygılarını belirlemeyi amaçlayan araştırmasından çarpıcı sonuçlar çıktı.
Ankete katılanların yüzde 51'i, Diyarbakır hakkında olumsuz bir kanıya sahip olduğunu belirtti. Şehre ilk kez gelenler, 'güvenli olmayan bir yer, geri kalmış, feodal yapının hâkim olduğu yer ve etnik duyguları güçlü olduğu bölge' gibi yargılara sahip olduklarını belirtti. Ancak Diyarbakır'ı ziyaret ettikten sonra bu kanaat değişiyor. Dışarıdan gelenlerin yüzde 71'i ziyaretin ardından ön yargılarının kırıldığını vurguladı.
Araştırmada yöneltilen bazı sorular ve alınan cevaplar şöyle:
Araştırmaya katılanların Diyarbakır'a gelmeden önce Diyarbakır hakkındaki algısının oluşmasında etkili olan en önemli kaynağa göre dağılımı: %
Medya haberleri 68,94
TV dizileri 1,7
Çevremde yaşayan Diyarbakırlılar 22,86
Diğer 6,48
Toplam 293 100,0
Diyarbakır'a geldikten sonra araştırmaya katılanların algılarında meydana gelen değişmeye göre dağılım: %
Olumlu 71,0
Olumsuz 3,8
Hiç değişmedi 25,3
Toplam 100,0
Tekrar Diyarbakır'a gelmek istemelerine göre dağılımı (İmkanınız olsa Diyarbakır'a tekrar gelmek ister misiniz?): %
Evet 80,2
Kararsızım 9,9
Hayır 9,9
Total 100,0

4 Aralık 2010 Cumartesi

Diyarbakır'da Alışveriş II

 Bugün hava sıcaklığının da iyi olmasından yararlanarak en sevdiğim alışveriş mekanına gittim. Diyarbakır’da ÇARŞI dediğimiz eski alışveriş bölgesi. Sabah önce tarihi Hasanpaşa hanındaki Kahvaltıcı Kadri’ye gittik. Şu resimde gördüğünüz yerde kahvaltı etmek çok güzel gerçekten. Eskiden burası Han olarak kullanılırmış. Ben hep avludaki atları hayal ediyorum. En az 1500 kalorilik bir kahvaltıdan (4 çeşit peynir, ballı-fındıklı tereyağı, meyve, kavurmalı yumurta, iki-üç çeşit zeytin, közlenmiş biber etc. ) sonra aldığımız kalorileri yakmak için dolaşmaya başladık. İlk önce hemen alt katta bulunan Ensar Kitabevi'ni gezdik. Birkaç kitap almadan çıkamadık yine.


Yakınlarda bulunan ünlü aktar Kör Yusuf’tan bazı baharatlar aldıktan sonra yavaş yavaş Balıkçılarbaşı’na doğru yürümeye başladık. O ne renkli dükkânlar öyle. Hiçbir AVM bunların yerini tutamaz. Buralara ilk kez geliyorsanız tarihi Kuyumcular Çarşısı'na mutlaka uğrayın bence.

Diyarbakır Kuyumcular Çarşısı

Biz önce Vakıflar Hanı'ndaki kumaşçılara bir göz attık. Sonra da buralarda en sevdiğim alışveriş alanı olan Aşefçiler Çarşısı'na gittik. Biraz internette araştırma yaptım. Aşefçi, kadın bahçıvan demekmiş. Bu konudaki bilgileri buradan alabilirsiniz. Eskiden galiba yiyecek satılırmış ama bugün modern ifadeyle Ev Dekorasyonu konusunda aradığınız birçok şeyi iyi bir fiyata alabileceğiniz bir yer burası. Bu çarşıya gidip de bir şey almadan çıkan bir kadın olabileceğini hiç sanmıyorum. Ankara’daki Samanpazarı bana burayı hatırlatmıştı. Tabii ben 15 yıl önce gittim oraya. Hala aynı mı bilmem. Burası ben bildim bileli böyle. Kumaşlar, çeşit çeşit boncuklu, işlemeli salon takımları (30-60 TL) banyo için gereken her türlü aksesuar, mutfak malzemeleri ve daha neler. Sonra da çocukların sızlanmalarına dayanamayıp Japon Pasajı’nda turumuzu bitirdik. Buradan da bir sehpa takımı almadan çıkamadım ben (20 TL). Ekonomiye katkımız olsun değil mi?

31.01.2016 (Güncelleme)
5 yıl kadar önce yazdığım bu yazıyı demin tekrar okudum. İnsan kendi yazısını okurken ağlar mı? Ben ağlıyorum işte. Yukarıda yazdığım yerlerin bulunduğu Sur içinden günlerdir gelen bomba ve silah sesleri sebep buna. Zaten bazen görünen hiçbir şey yokken de bir ağlama alıyor beni. Bu tarihi şehir, onca medeniyetin gelip geçtiği Diyarbakır bunları hak etmemişti.